İstanbul'da bir cumartesi sabahı




Bir süredir kontrol edemediğim bi çöküş yaşamakta olduğumu hissediyorum. Büyük bi çaresizlikle, artık bi şeyler yapmalıyım hissi çarpışıyor, çarpışmanın şiddetine dayanmakta zorlanıyorum. Hayatın olağan zorluklarının yanında; çalışmaya çalışmak, Tibet’in ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmak ve ikisini de layığıyla yapamamakla geçen 15 günden sonra, okullar açılmadan önceki son hafta sonuna geldik. Sabahtan beri; yalnız kalamazsam dindirilemez bi ağlama nöbetine tutulacağımı ve aslında bunun da olabilecek en zararsız ihtimal olduğunu hücrelerimde hissediyordum. 
Hava, dışarıda vakit geçirmeyi teklif edemeyecek kadar soğuk. Tibet’le babasını okul açılmadan tamamlanması gereken birkaç eksiği bahane ederek Nautilus’a gitmeye teşvik ettim. 
Yalnız kalacağım birkaç saatin hayalinin verdiği sabır ve neşeyle Tibet’in hazırlanmasına yardım ettim. Ayakkabı, mont faslı bitip sıra vedalaşma ritüeline geldi. Her ayrılık öncesi Tibet avuçlarını uzatır, kendisine yeteceğine ikna olana kadar öpücük kondurmamı ister. O öpücüklerin bi sevgi sıcaklığı olup avuçlarından kollarına, oradan da kalbine ve bütün vücuduna yayılacağını, ellerini yıkasa da öpücüğün etkisinin geçmeyeceğini konuşuruz zaman zaman. (Çocuk edebiyatına binlerce kez teşekkür) 

Rutin bir ayrılıkta maksimum üçer öpücükle vedalaşırken, bu sefer sayamayacağım kadar çok defa avuç öpmem gerekti. Bi noktada burnumun direği olduğunu sandığım bir yer acı acı sızlamaya başladı. Gözlerime hücum etmeye hazır gözyaşlarını biraz daha tutabilmek için kafamın içinde büyük mücadele verdim. 

Çocuk burnu en hızlı bunun kokusunu alıyor. Tibet de içimde cereyan eden kaygı atağının kokusunu benden bile önce aldı. Öpücükler yeterli gelmeyince serzenişler başladı; Anne keşke beraber gitsek. Ya seni özlersem? Ya yanına gelmek istersem?... Aynı anda benim kafamın içinde dönenleri Tibet’le paylaşmamın imkanı yoktu. Sırf çok bunaldığım için çocuğumu ve kocamı hafta sonu kalabalık bir yere gönderiyorum. Şehirdeki konsolosluklar önlem amaçlı kapatılmış. Aman Allahım, nasıl bir anneyim ben! Ayrılığın şiddeti, kalabalık yerlerde olabileceklerin korkusuyla dayanılmaz oluyor. Kaygılı ve çaresiz parçalarımı gerçekliğe davet etmekle görevli sakin parçalarım bile, Türkiye’de, en çok da İstanbul’da yaşanan paranoyanın yüksek duvarlarını aşacak argümanlar üretmekte zorlanıyor. Avm güvenliği, dedektörler gibi eski bağlantıları çağırarak panik yaşayan yerlerime serin sular serpmeye çalışıyorum. Her şey yolunda, bu karanlık sulara teslim olmayacağız… 

Tibet’e sıkı sıkı sarıldım. Kaygımın hafiflediğini hissettiğim ana kadar. Sonra bir timsah nefesi aldım. Gözlerinin içine bakarken, beni yerden yere vurmaya hazırlanan atağa karşı gözü kara bir cesaretle son hamlemi yaptım. “Ayrı olduğumuz süre boyunca sana yetecek kadar öpücüğün oldu. İyi eğlenin. Evdeyim, burada bekliyorum.”


İlgili kitaplar:
Avucundaki Öpücük - Audrey Penn

Kurbağanın Nefes Kesen Konuşması - Michael Chissick

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

36

Acıyı azaltacak mucize formül